Üzerimde düz siyah bir elbise olduğunu düşün. Saçlarım örüklerle toplanmış enseden salaş bir topuz. Sonbahardayız,omzumda ince bir şal. Resim sergisindeyim. Garson elinde bir tepsiyle karşımda beliriyor. Hangisini tercih edersiniz hanımefendi diyor. Beyaz olan kadehi alıyorum. Yalnızken ve özel olduğunu düşündüğümde tercih sebebim olan türden. Bir resim. Takılıyorum. Beyaz tuval üzerinde minicik bir siyah nokta. O noktaya varoluşumu yüklüyorum,düşünüyorum,oynuyorum,kaydediyorum,kaydettiklerimi hatırlıyorum. Sonra birden sol tarafımda siyah italyan kesimi takım elbisesiyle duran bir adam silüeti, tanımıyorum. Sadece ses. Güzel bir tonu var. Güvenli gibi,şefkatli,olgun bir ton. Gözlerim tuvaldeki o noktada bir süre kaybolurken, duyduğum bu ton bana tanıdık geliyor. Hayır onu tanımıyorum. Aradan biraz zaman geçiyor. Diğer atölyelerin aksine bu sergi boydan boya camıyla boğazı karşılıyor gibi. Önünde durmuş ışıkları seyrederken ben, italyan kesim takım elbiseli uzun boylu esmer adam, “Manzaranın içine girip yürümektense uzağında kalıp seyretmeyi seven biri olmalısınız.” diyor. Kafamı kaldırıp karşımdaki penceredeki yansımasını görüyorum. Işıklarla birlikte ne kadar da hoş görünüyor. Kolumdan tutuyor ve şöyle diyor. “Hadi benimle gelin.”